Yazar Yaşar Kemal yeşil aleminin coşkulu, esrik hay hengamesini bir hızmandaki püren kokan balda süzüyor, cümleye düzüyor, öylece roman oluyor. Aras Kargo bunu biliyor mu dersiniz..!
Aras Kargo, ÇEKÜL Vakfı ile başlattığı “Yeşile Hayat Hayata Yeşil” ağaçlandırma kampanyasının dördüncü durağı Türkiye’nin ilk ‘Cittaslow’u Seferihisar’da geçen yıl meydana gelen yangında küle dönen 700 hektarlık ormanlık alana yangına dayanıklı fıstık çamı, kara servi, mavi servi, mantar menekşesi, palamut meşesi ve yalancı akasya olmak üzere 12 bin ağaç fidesi dikti.
Ağaç dikim törenine Aras Holding Yönetim Kurulu Başkanı Evrim Aras, ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen, Seferihisar Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, Seferihisar Kaymakamı Şakir Erden veİzmir Orman Bölge Müdürlüğü yetkilileri katıldı. Tören 16 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleşti.
Aras Holding Yönetim Kurulu Başkanı Evrim Aras, 2010’da dikim alanı olarak Seferihisar’ın seçilmesinin nedenini; “2007 yılında başladığımız kampanyamızın dördüncü ayağı olarak ülkemizde ilk kez Cittaslow ‘Sakin Şehir’ unvanını elde eden İzmir’in Seferihisar ilçesini belirledik. Ülkemizin en nadide ilçelerinden Seferihisar, geçen yaz bizi büyük bir yasa boğdu. 10 Ağustos 2009 tarihinde başlayan ve günlerce süren büyük bir yangın sonucu yaklaşık 700 hektarlık orman alanıyla birlikte bitkiler ve hayvanlar küle döndü. Bu gerçekten telafisi zor bir acı. Ne yazık ki her yaz aynı acıyı yaşıyoruz. Ancak, orman yangınlarına karşı hep birlikte mücadele etmemiz gerekiyor” diye açıkladı.
Oradaydım...
Bu açıklamanın çocuklara, umarız ki, düşündüreceklerini de ben anlatmak istedim.
Diyorum ki; şöyle boydan boya oturup, sırtımı yaslasaydım Ege’nin dağlarına. Kollarımı açsaydım iki yakaya; her yaz yangın yeri olan Yunanistan ve Türkiye’ye… Ellerimde çiçekler, içimde sevinçler, çocuklar, yapraklar, ormanlar, renkler ve türkülerle gülümsemeler aksaydı. Kızlı erkekli sevgili insanların gülümsemeleriyle herhalde ben de yeşerirdim. O zaman sorardım herkese: Ey, sevgili insanlar! Kadını, erkeği, genci ve yaşlısı; hissediyor musunuz? Bu dağları ellerimle öpüyor, okşuyor, ay bakışlı mavi gecelerde de gülümsüyorum hepinize…
Bugün ağaç dikiliyor Egemize, geleceğimize başka şeyler gölge etmesinler diye...
** Ve siz onları görürsünüz, ama onlar aynı zamanda size başka şeyler de anlatır, çok şeyler verirler. Gördükleriniz ve aldıklarınız, düşünceleriniz, duygularınız, hisleriniz oluverir. Bakmakla görmek farkını unutmadan, doğaya bakarken neler düşünürsünüz, hiç merak ettiniz mi?
Taşlar kalpsizlerse neden yosunları bağırlarına bağlarlar? Köy evlerinin toprak bacaları taşlansa da ezikliklerini kafaya takmadan, iplemeden başı dik nasıl yeşerirler? Sen sökersin, koparırsın, onlar suskun ama, fırsatını bulunca yeşili başlarına dikerler.
Hadi cansız bacalara duvarlara laf anlatmak zor da, koca koca çamlara, köknarlara, sedirlere ne demeli ki, sarmaşıklarla sarmaş dolaş olup bir de, tavşanları, kuşları, böcekleri alırlar koyunlarına… Çamı keser yakarsın, ama o acısını unutur çıra kokar. Kendisine acımaz, acaba kuşlar nerde yuva yapacak der.
Sazlıklar, kamışlar, dallar kuşlara, insanlara, cümle canlıya yuva olmak için her ağırlığa dayanmayı bana mısın demeden göze alır.
Ufacık otların kar yataklarında önce ak, sonra sarı al ve sonunda yeşilde karar kılmasında nasıl bir sevinç akıyor? Sanki bir kuzucuğun ağzına demet olmak istiyorum, o kuzucuk büyüsün onun sütü de başka bir kuzucuğa derman olsun der gibiler.
Toprak bir karış aşağıda serili iken, bazı otlar neden ağaçların gövdelerinde biterler? Çiçeklerin şuh sevinci, kuşların tiz sivri türküleri ile kadınların süslü püslü salınmaları aynı düğün için mi? Beğenilmek, sevilmek, sarılmak hükmünde sevda için mi?
İnsanın hangi düşüncesi yeşerir, hangisi kurur da yanar veya çürür? İnsanın insanı saran, seven, anlayan düşünceleri yeşil kalır, gerisi zamanla kurur dersek ne dersiniz? Bunlar genelde bir gülümseme, bir şakacık, bir merhaba, bir canımlı gülümlü eda değil mi? Bunları esirgemek neden?
Sevgimizin de rengi var. Gökte uzak, denizde derin, günde buğulu, gecede serin ve sabırlı, bilgin iken maviydi sevgimiz. O mavide ki, göz boncuğunda, göz bebeğinde nazar olan sevgimiz.
O, gülde kırmızı, menekşede, karanfilde, dudakta, kanda canda helalinde dolaşan o allı pullu sevgimiz. O yeşilin huzurunda dinlenen gönüller, ton ton dalga dalga orman, çayır çimen, yaprak, dal bin bir tonda sanki salınan öyle bir yar...
Akla sevgiyi bin bir dilde düşüren bu deli dünyanın deviniminde olmak ne güzel.
** Bizi sevenin neden seriliriz gönlüne, eline, diline? Bizi sevmeyenin neden dikkat ederiz sağına soluna?
Hz. Ali bir keresinde, ibadette Yaradan’la karşı karşıya kalmanın verdiği huşu ve korkunun ardın sıra “keşke şu yaprak olsaydım” diyor… Adem ile Havva’nın insanların tasavvurlarında resme dökülürken yapraklar ayıp sayılan yerlerine örtü oluyor. Ölümü düşünen insanların çoğunda acaba ben de şu çiçek, çimen gibi, şu ufacık otlar misali bir gün yeşerir miyim sorusu beliriyor. Beliriyor da ümide dönüşüyor.
Bir bilim adamı olan Einstein, bakarken bu bir mucize olmalı yada hayran kalıp susmalı diyor.
Darvin, bir zamanlar ot olabilme olasılığımızdan bahsediyor. Bir klasik müzik sanatçı olan Verdi’nin Dört Mevsimi’nde doğanın sesi nefesi, rengi ahengi notalarla dansa duruyor.
Aşık Veysel, sadık yari toprağa önce kazma vuruyor, ama kazmasının ucunda gül bitiyor.
Ya bin yıl önce yaşamış İranlı bilge Hayyam nasıl görüyor? Hayyam, bir toz zerresine bile bakarken onun bir zamanlar bir aşık kalp, bir destiye bakarken, onun da bir zamanlar bir dilberin dudağı veya bir gülün kokusu olabileceğini görüyor.
Ve yeşilin yaşaran dinletisi; Yaşar Kemal…
Yaşar Kemal ise bu cümle alemin coşkulu, esrik hay hengemesini bir hızmandaki püren kokan balda süzüyor, cümleye düzüyor, öylece roman oluyor.
** Yaşar Kemal’in 4 ciltlik şaheseri İnce Memed’ini 8 - 10 kez okudum. Ağalar, köylüler, yörükler, Sefil İbrahimle Döne’nin oğlu İnce Memed nam eşkiya, Topal Ali, Abdi Ağa, Asım Çavuş, Koca Osman, Seyran ve Ferhat Hoca gibi karakterler üzerinde Anadolu’yu ap ak anlatıyor. Ama ne anlatım... Akdeniz, dağlar en az bin kez sarı sıcak, ipil ipil balkıyor, gep gep gerinerek ağıyor üstümüze. Püren kokmaya başlıyoruz.
Bize “bir ağa gitti biri daha geldi, Abdi gitti Mahmut geldi, o gitse başkası gelecek, bu işin sonu ne olacak?” diye düşündürerek sordururken, cevap olarak da “bir ince giderse bin ince gelir” demeyi öğretti.
Bir koca sevdanın destanıdır da o eser. O eserdeki gözlem ve anlatım tadının devinimi okuyucuyu esrikleştirir. Cümle alem ile birlikte nefes alır, bir kez de çakmak taşlarla donanmış yüce dağlardan, alıcı kuşların kanatlarında dünyaya bakarsınız.
İnsan dediğin bu bakışı kazanınca zart zurta aldırış etmez, adeta her bahar yeşerir mi dersiniz...